Haber
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) Uygulamaları Yönetmeliği Hakkında Görüşümüz
GETAT: Yeni bir sömürü platformu mu?
Modern tıp, yüzyıllardır “iyi niyet” ile “kanıt” arasındaki mücadeleden doğdu. Bugün kullandığımız antibiyotiklerden anesteziye, implantolojiden mikroskobik endodontiye kadar hiçbir yöntem; “inanıldığı için” değil, bilimsel olarak sınandığı, tekrar tekrar doğrulandığı ve faydası zararından fazla olduğu gösterildiği için modern sağlık hizmetinin parçası oldu.
Ancak son yıllarda sağlık politikalarında giderek daha görünür hale gelen Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) uygulamaları, özellikle dişhekimliği açısından bu temel bilimsel zeminin aşındırılması riskini beraberinde getiriyor. Sorun yalnızca bazı uygulamaların tartışmalı olması değil; bilimsel yeterliliği net olmayan yöntemlerin, resmi mevzuat ve sertifikasyon sistemiyle “meşruiyet” kazanmasına gayret edilmesi, sağlık uygulamalarına suistimale çok açık yeni rant eklentileri yapılmasını sağlamasıdır. Çünkü bir uygulamanın yönetmelikte yer alması, onun bilimsel olarak yeterli olduğu anlamına gelmez, yönetmeliklerle tedavi yöntemleri icat edilemez.
Sağlık Bakanlığı tarafından ilk kapsamlı hali 27 Ekim 2014 tarihinde yayımlanan GETAT Yönetmeliği, 2026 yılında yeniden düzenlenerek kapsamı genişletildi. Yeni düzenlemeyle birlikte dişhekimlerinin de belirli sertifikalarla bazı GETAT uygulamalarını muayenehanelerinde yapabilmelerinin önü açıldı. Kâğıt üzerinde “yetki genişlemesi” gibi görünen bu durumun, gerçekte bilimsel dişhekimliği açısından ne ifade ettiği ise ayrıca tartışılmalıdır.
Yönetmelikte dişhekimlerine yönelik uygulama alanları incelendiğinde, dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Sertifikalı dişhekimlerinin uygulayabileceği belirtilen birçok yöntemin, Sağlık Bakanlığı’nın kendi hazırladığı uygulama kılavuzlarında bile dişhekimliğiyle doğrudan ilişkilendirilen güçlü endikasyonlara sahip olmadığı görülüyor.
Örneğin akupunktur uygulamalarında, dişhekimliği pratiğine yönelik net ve güçlü bilimsel endikasyonlardan söz edilmiyor. Ağrı kontrolü veya post-operatif rahatlama gibi alanlarda sınırlı çalışmalar bulunsa da güncel, kanıta dayalı dişhekimliği içerisinde standart tedavi yaklaşımı oluşturabilecek düzeyde veri mevcut değil.
Benzer şekilde apiterapi ve kupa uygulamalarında, uygulayıcılar arasında “sertifikalı diştabibi” ifadesi yer alsa da kılavuzların uygulama alanlarında dişhekimliğine ilişkin kayda değer bir kullanım alanı tanımlanmıyor. Homeopati için de durum farklı değil. Modern tıbbın uzun yıllardır bilimsel açıdan ciddi şekilde eleştirdiği bu yöntemin, dişhekimliği alanında yeterli kanıta sahip herhangi bir kullanım alanı ortaya konulamıyor.
Fitoterapi, diğer bazı uygulamalara kıyasla daha fazla bilimsel çalışmaya sahip görünse de Bakanlığın kendi kılavuzunda yer verilen onlarca ürün arasında ağız hastalıklarına yönelik kullanım son derece sınırlı. Sülük uygulamasında ise gingivitis ve periodontitis gibi durumlar için kullanım önerileri yer almasına rağmen, enfeksiyon riski ve bilimsel yetersizlik nedeniyle bunun modern periodontal tedavinin bir alternatifi olması mümkün görünmüyor.
Mezoterapi ve proloterapi gibi yöntemler özellikle temporomandibular eklem rahatsızlıkları veya kas spazmları üzerinden dişhekimliğiyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Ancak burada da sorun aynı: klinik kullanım iddiaları var, fakat bunları güçlü şekilde destekleyen yeterli bilimsel veri yok.
Hipnoz ve müzik terapi ise diğer uygulamalardan bir miktar ayrılıyor. Özellikle dental anksiyete kontrolü, kaygının azaltılması ve hasta konforu açısından destekleyici faydaları tartışılabilir. Ancak burada da temel soru şu: Bu yöntemler gerçekten bilimsel gereklilik nedeniyle mi yaygınlaştırılıyor, yoksa yüksek ücretli sertifikasyon süreçleri üzerinden yeni bir alan mı oluşturuluyor? Nitekim yalnızca hipnoz eğitiminin ücretinin yüz bin lirayı aşması dikkat çekicidir.
Ozon uygulamaları ise GETAT başlığı altında dişhekimliğiyle en fazla ilişkilendirilen alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Mine remineralizasyonu, kök kanal dezenfeksiyonu, gingivitis, periodontitis ve peri-implantitis gibi alanlarda diğer GETAT uygulamalarına göre daha fazla bilimsel yayın mevcut. Ancak burada bile standart tedavi protokollerinin yerini alan güçlü bir bilimsel konsensustan söz etmek güç. Üstelik yüksek eğitim maliyetleri ve cihaz yatırımları düşünüldüğünde, bu alanın bilimsel gereklilikten çok ekonomik bir pazar oluşturma riskini taşıdığı yönünde eleştiriler de yabana atılmamalıdır.
Asıl mesele şudur: Dişhekimliği zaten başlı başına bilimsel temeli güçlü, sürekli gelişen ve teknoloji yoğun bir sağlık disiplinidir. Hastaların hâlâ temel ağız ve diş sağlığı hizmetlerine erişimde sorun yaşadığı, koruyucu diş hekimliği politikalarının yetersiz kaldığı, MHRS yoğunluğu ve ekonomik baskıların arttığı bir sağlık ortamında; enerjinin ve kaynakların bilimsel karşılığı tartışmalı alanlara yönlendirilmesi ciddi bir tercih problemidir.
Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyulan şey; dişhekimlerini sülük, kupa veya bilimsel zemini tartışmalı sertifika programlarına yönlendirmek değil, koruyucu ağız diş sağlığı hizmetlerini güçlendirmek, toplumun bilimsel tedaviye erişimini artırmak ve genç meslektaşların nitelikli klinik eğitimini desteklemektir. Çünkü sağlık politikalarının görevi, bilimin sınırlarını bulanıklaştırmak değil; toplumun bilimsel, güvenilir ve kanıta dayalı sağlık hizmetine erişimini güçlendirmektir. Aksi halde “tamamlayıcı” denilerek sunulan uygulamalar, zamanla modern tıbbın yerine alternatif bir alan oluşturmaya başlayabilir. Bunun bedelini ise en sonunda hem toplum hem de sağlık meslekleri öder.